Şii Dönekliği-Yayılmacılığı - 2


Açıklama: Şii Dönekliği-Yayılmacılığı - 2 - İran Tarihi...
Kategori: İran ve Şiilik
Eklenme Tarihi: 20 Nisan 2012
Geçerli Tarih: 21 Ekim 2018, 20:44
Site: Türkiye Metafizik Merkezi
URL: http://www.metafizikmerkez.org/detay.asp?haberID=287


Şii’ler tam bir Türk düşmanıdır. Osmanlıya Karşı döneklikleri ve Verdiği zararları inceleyelim …

 Şİİ AYAKLANMALARININ FATURASI …

———————————————————————————————–

Karayazıcı Ayaklanması

1595-1603 arasında Osmanlı Sultanı III. Mehmet Avusturya ile savaş halindeydi. Bu sıralarda İran yine boş durmadı ve Osmanlı’yı arkadan hançerledi. Propagandayla Anadolu içerisindeki zayıf halkaları kışkırtarak, gelmiş geçmiş en büyük Şii ayaklanmasını çıkardı.

16. yüzyılın sonlarına kadar Celali ayaklanmaları, daha çok yöresel bir özellik taşıyordu.

Ancak 1598′de Sivas ve Maraş bölgesinde çıkan Karayazıcı Ayaklanması, Celali hareketlerinin niteliğini değiştirdi. Sekban askerlerinin komutanıyken ayaklanan Karayazıcı’ya, dirlikleri ellerinden alınan sipahiler, topraklarını terk eden köylüler, işsiz kalan sekbanlar, İran etkisindeki beyler ve paşalar da katıldı. Yirmi bin kişilik bir ayaklanmacı ordusunu yöneten Karayazıcı, büyük şehirlere bile baskınlar düzenleyip çekiliyordu. Karayazıcı üzerine küçük bir birlik gönderildi.

Karayazıcı gönderilen birlik karşısında Tokat’a çekildi ve 1601′de öldü; ancak isyan bitmedi.

Anadolu’da Dirliğin Bozulması

Karayazıcı’nın ölümünden sonra ayaklanmacıların başına kardeşi Deli Hasan geçti. Osmanlı Devleti ile anlaşan Deli Hasan’a Bosna’da paşa unvanı verilse de, Celali Ayaklanmaları bütün Anadolu’ya yayıldı (1603-1607). Tavil Ahmet, Canbulatoğlu ve Kalenderoğlu gibi Celali önderler devlet otoritesini ortadan kaldırdılar. Anadolu’daki köylüler canlarını kurtarmak için, yerleşim yerlerini terk ederek dağlara sığınmak zorunda kaldı. Osmanlı Tarihi’ne bu dönem “Büyük Kaçgun” olarak geçti.
Çiftçiler ve köylüler dağa kaçmak zorunda kalınca, Anadolu’da kıtlık başladı; fiyatlar hiç olmadığı kadar arttı. Osmanlı’nın temel sistemlerinden Tımar, Celali Ayaklanmaları sonrası bozuldu. Oluşan ekonomik kriz ve tımar sisteminin bozulması Osmanlı’nın gücünü zayıflattı; devam eden süreçte Duraklama Devri’ne girmesinde etkili oldu.
Osmanlı Ordusu III. Mehmet komutasında Avrupa içerisindeki mevcudiyetini pekiştiriyor; fetihler yapıyordu. Osmanlı ordusu Kanije Kalesi’nin ardından, Belgrad ve Estergon Kalesi’ni almıştı. İran’ın Ferhat Paşa Anlaşması’nı bozması ve Anadolu’da çıkan Şii isyanı sebebiyle, ordumuzun bir kısmı Avrupa’dan çekilmek zorunda kaldı.

Tarihçilere göre, Osmanlı ordusunun Avrupa’da ilerleyişini engelleyen tek sebep, İran’ın Osmanlı’yı sürekli arkadan vurması ve Anadolu’da Şii ayaklanmaları çıkarmasıdır.

Şah Abbas barış dönemlerinde ordusunu büyüterek Osmanlı’yı yıkma planları yaptı. Ferhat Paşa Anlaşması’nın barış döneminde, Osmanlı Avrupa’da savaş halindeyken, Şia propagandası yaptığı Türkmen aşiretlerinin bazı boylarını ordusuna katmayı başardı. Ayrıca Avrupa ülkeleriyle anlaşarak ordusuna Hıristiyan birlikler de katıldı. İran adeta bir Pers – Haçlı ordusu oluşturdu ve Osmanlı şehirlerine saldırdı.
1603 yılında Sultan III. Mehmet 37 yaşında vefat etti. Tahta Sultan Ahmet geçtiğinde bir taraftan Avusturya ile
savaşlar devam ediyor, diğer taraftan İran haince saldırılarına devam ediyor ve Anadolu’da Şii isyanları yaşanıyordu. Avusturya ile barış yapan Sultan Ahmet, İran’la büyük bir savaşa girişti. Bu savaş 9 yıl sürdü. Celali isyanlarının bastırılmasıyla birlikte, ordu gücünü yeniden toparlayarak Şah Abbas’ın üzerine gitti. 9 yıl süren savaş sırasında Osmanlı ordusu da ağır kayıplar verdi.
Şah Abbas, Anadolu’da Celâlilerin etkisini kıran ve Avusturya ile Zitvatoruk Antlaşması’nı imzalayan Osmanlı ordusuyla çarpışmak istemedi. İran her zaman, Osmanlı gayrimüslimlerle savaşırken veya Anadolu’da büyük çaplı Şii isyanları varken savaşmayı yeğledi. Bunun dışında kalan zamanlarda Safeviler ordularını sürekli olarak İran’ın sarp arazilerinde sakladı.

9 yıl süren savaş neticesinde Safeviler haraca bağlandı ve Şii şehirlerinde “ashâb-ı kirâma; sebb-ü şetm (küfür ve hakaret) edilmeyeceği” imza altına alındı ve İran’da tebarrâilik yasaklandı.

 

Kasr-ı Şirin Anlaşması

Bağdat’ta, İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretlerinin türbesi bulunmaktadır. Şiilerce kutsal sayılan Kerbela ve Necef de yine burada yer almaktadır. Bu sebeple Bağdat, hem Osmanlılar, hem de Safeviler için hassas bir bölgeydi.

Bu şehir, Osmanlı Devleti için son derece stratejik bir öneme sahipti. Basra Körfezi ve Şiilerin de olduğu Irak topraklarının hâkimiyeti, Bağdat hâkimiyeti ile mümkündü. Kaldı ki, yüz yıla yakın bir zamandır, Osmanlı ülkesinin bir parçası ve önemli bir kültür merkeziydi.

İran Şahı Abbas, Bağdat’ta Bekir Subaşı İsyanı’nı körükledi, gönderdiği askerlerle isyanı destekledi ve Bağdat eyaleti Osmanlı’nın elinden çıkarak Safeviler’e bağlandı. Böylelikle İran, Osmanlı’nın en önemli eyaletlerinden biri olan Bağdat’ı, Müslümanı Müslümana kırdırarak, savaşmadan elde etti.

IV. Murad, Safevilerin çıkardığı karışıklıklar ve Bağdat’ın Osmanlı elinden çıkması sebebiyle, İran Seferi için hazırlıkların yapılmasını emretti. İran Şahı I. Safi ise, kazandığı Revân Zaferi’ne rağmen, Padişahın İran seferine çıkacağını haber alması üzerine, Maksud Han adında bir elçisini İstanbul’a göndererek barış istedi. IV. Murad, Şah Safi’nin mektubuna cevabın Bağdat’ta bizzat verileceğini bildirerek, elçiyi huzura kabul etmedi.

Osmanlı Ordusu çok hızlı bir şekilde, yüz doksan yedi günde Bağdat’a vardı. Padişah IV. Murad otağını Dicle kenarına, İmâm-ı Azâm’ın türbesi önüne kurdurdu. Bağdat’ı fethetmeden türbeyi ziyaret etmeyeceğini belirterek Bağdat kuşatmasını başlattı.

IV. Murad bütün gücünü Bağdat kuşatmasına ve fethine yoğunlaştırdı. Şia ile savaşı bir din savaşı olarak görüyor; vezirlere, subaylara ve askerlere, siperleri dolaşarak, “Göreyim sizi, din-i mübin uğruna sa’yû gayrette kusur etmeyesiz; gayret vaktidir” diyerek cesaretlendiriyordu.

14 yıldır İranlıların elinde bulunan Bağdat’ın, 1638’de geri alınmasından sonra,1639′da Kasr-ı Şirin Antlaşması imzalandı. Kasr-ı Şirin, bugünkü Türkiye – İran sınırını belirleyen antlaşma olarak bilinmektedir. Antlaşmayla Bağdat, Basrave Şehrizor Osmanlı’da kaldı; Ahıska ve Reva Safevi Devletine bırakıldı.

Antlaşma metinlerinde, toprak paylaşımının haricinde yer alan bir madde, dünü ve bugünüyle “İran ve Şii tehlikesinin anlaşılması” bakımından önem arz eder. Osmanlı, maddeler arasına Sünni düşmanlığının önüne geçilmesi yönünde şart koydurdu:

İran, günümüze kadar geçerliliğini koruduğu söylenen Kasr-ı Şirin Antlaşması’na hiçbir zaman sadık kalmadı; bu maddeye hiçbir zaman uymadı. Şia sahabeye laneti halen ibadet sayarak bu antlaşmaya aykırı hareket etmektedir.

Bağdat’ın alınmasından sonra Şii halka kesinlikle zulmedilmedi. Sonrasında buraya Sünni Osmanlı tebaasından aileler yerleştirildi. Tarihçiler, sonraki dönemde Osmanl İran savaşlarıyla ortaya çıkan sınır meselelerinin Kasr-ı Şirin Antlaşması temelinde çözümlendiği ifade ederler.

Bu antlaşmayla çizilen sınırın, Osmanlı-İran sınırından çok, Müslüman ve Şii toplumları birbirinden ayırarak karşılıklı müdahaleleri engelleyen bir düzenleme olduğu görülür. Nitekim İran’ın Şii yapısı ile Irak’taki Sünni Osmanlı dokusu bu antlaşma ile birbirinden ayrılmıştır.

Kasr-ı Şirin Anlaşması’yla İslam topraklarına katılan Irak, Osmanlı’nın son yüzyılında elimizden çıktı. Osmanlı’nın zayıflaması, Şii misyonerlerin bölgedeki faaliyetleri, Şii terör örgütleri ve Amerika’nın İran işbirliği sayesinde Irak işgali gibi nedenlerle, Iraktaki Şii nüfus gittikçe artarak %60′lara ulaştı. 

_____________________________________________

SONRAKİ YAZI >> Şii’lerin HRİSTİYAN HAÇLILARA  DESTEĞİ